Pazartesi, Mart 17, 2008

Geçmiş Zaman Olur Ki*

Eski bir hanın avlusuydu oturduğu yer. Şimdilerde öğrencilerin, çamur kıvamında Türk kahvesi içmek, otantik ve mistik hediyelikler almak için gelen turistlerin mutlaka uğradıkları bir yerdi. Her odacık bir dükkandı; seramikler antikalar, tütsüler, türlü türlü hediyeler satan dükkanlar uzun ince bir koridora sıralanmıştı. Ortada geniş, açık bir avlu vardı. Küçük tabureler, sini sehbalar, mola verenler içindi. İşte tam da bu avlunun içinde, o rahatsız taburelerden birinde oturmuş, az önce yudumlayıp kapattığı fincanın ısısını kontrol ediyordu. Hala sıcaktı fincan. Hem falına bakacak kimse de yoktu yanında. Oturduğu evin duvarlarını boyamaya karar verdi eve gidince. Oysa biliyordu ki bundan da vazgeçecekti. Birden herşeyin gerisin geriye hareket etmesini bekledi. Güneşin binlerce kez Batıdan Doğuya süzülmesini, çevresindeki herkes ve herşeyin geri sarılan bir video kasetindeki gibi geriye akmasını! Oturduğu yerde o mekanın geçmişinin gelmesini bekledi; Gelmedi.
Ne güzel bir filmdi. Kemeraltı sinemalarının birinde, buraya gelmeden az önce izlemişti. Farklı çağlara aşık iki insanın aşkıydı konu. Besbelli olmayacak birşeydi. Tıpkı kendinin, geçmişteki kendiyle barışması gibi. Zaman geri dönmezdi. Fincanın ısısını kontrol eti yine. Soğumuştu. Bir kürdanla açtığı fincanın kurumuş telvelerine birşeyler karaladı. Zamanı yazdı, ya da resmetti diyelim. "Zaman bizi yazıyor, resmimizi hergün daha yaşlı aynalara çiziyor!" Kayserili bir bulaşıkçının otomatikleşmiş hareketleriyle silinip gidecekti karaladığı. Ve o sırada eve dönmek için yürüyor olacaktı.


*Yazı: Kareli defterimden, kurşun kalemle, 8 Mart 2002 tarihli yazımdan...
** Resim: Aynı defterdeki diğer sayfadan...

Cuma, Mart 14, 2008

Şerefe!

Doğal felaketler söz konusu olduğunda bunların "doğanın öfkesi" gibi etiketlenmesine oldum olası sinir olmuşumdur. Koskoca doğayı insan sığlığında algılamaktan başka birşey değilmiş gibi gelir bana. Kaldı ki insanoğlunun çevre konusundaki tüm duyarsızlığı, hükumetlerin bu konudaki aymazlıkları -şayet doğa öfkeleniyor olsaydı- şu ana kadar görülmemiş bir felaketler dizisini hak ediyor olurdu. Şükür ki doğa insan gibi değil. Bulduğu her çatlaktan yaşam fışkırtmaya devam ediyor. Bakışımızı cezalandıran, öfkeli doğa imajından, yaşam dolu, verici doğa resmine çevirdiğimizde saymakla bitmeyen nimetleri görürüz ki eski çağlardan beri bu listenin ilk 3 sırasında buğday, zeytin yağı ve şarap gelir.
Bugün DEU MYO'da okuyan öğrencilerin oluşturduğu Dijital Turizm Topluluğunun düzenlediği "Şarap Kültürü" panelindeydim. Sevilen şaraplarının sponsor olduğu panelde hem şarabın tarihi konusunda bilmediklerimi öğrenme fırsatını, hem de son derece teatral bir sunumla, Pers mitolojisinde şarabın yerinin anlatıldığı son derece keyifli bir sunumu kaçırmamış oldum. Sonrasındaki şarap ikramını da unutmamalı.
Sunumda verilen istatistiklerden biri gerçekten düşündürücüydü. Türkiye üzüm üretiminde dünyadaki tüm ülkeler içinde 4. sırada yer alırken, konu şarap üretimi olduğunda, ne yazık ki ilk sekize bile giremiyor. Ki dünyanın en kaliteli üzümlerinin yetiştirildiği, şarabın doğduğu topraklarda yaşıyoruz! Bence bu durumu en güzel, şarap denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri, ünlü düşünür ve bilim adamı Ömer Hayyam çağlar öncesinden açıklıyor:
"Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer"
Öyleyse, şerefe:)
Not: Hayyam'ın birbirinden güzel ve düşündürücü Rubaileri için, tıklayabilirsiniz!

Çarşamba, Mart 12, 2008

Unamuno

"Ne hiç kimsenin başka birisi olmak için canını vermeye hazır olmasını ne de bir kimsenin başkası olmak istemesini anlıyorum. Başkası olmak, insanın kendisi olmaktan vazgeçmesi, kendi kişiliğini bırakmasıdır." Bu satırlar, En sevdiğim İspanyol yazarlardan Miguel de Unamuno'nun "Abel Sânches - Tutkulu Bir Aşk Hikayesi" adlı öyküsünden. Unamuno, geçtiğimiz yüzyılın en önemli İspanyol yazarlarından, düşünürlerinden birdir. Ben onunla, sizlere tutkuyla önerdiğim SİS adlı romanı aracılığıyla tanışmıştım. Ne yazık ki dilimize çevrilmiş çok fazla eseri yok. Hayatı boyunca faşizmle savaşmış olan Unamuno'nun, “İnsan, kafasıyla düşünür, kalbiyle duyar ve midesiyle ister” ve "Başka yazarların neden bazı sözcükleri italik yazdığını anlayamıyorum. Sanırım o sözcüğe dikkat çekip önem artırmak istiyorlar. Halbuki, benim yazdığım her sözcük zaten önemlidir" gibi değinmeleri aforizma olarak karşılaşmış olabileceğiniz yaklaşımlardır. Şu sıralar okumakta olduğum Tula Teyze'den önce eğer okumadıysanız, SİS adlı romanını okumanızı yine tavsiye ederim. Başlangıcı biraz kasvetli gelse bile, felsefi alt yapının gittikçe yoğunlaşan bir haz verdiğini kendi deneyimimle söyleyebilirim.

Salı, Mart 11, 2008

Teşekkür ederim*

Neredeyse bir ayı geçiyor açık günlüğüme not düşmeyeli. Tuhaf bir uzaklık hissediyorum dolayısıyla. Mühürlü gibi klavyem, heyecanlı bir titreyiş eşlik ediyor yazdıklarıma. Anlatmayı istediğim tonlarca şey varken, içimden yazmanın gelmiyor oluşu tek sebebim. Evet yazmadım uzun bir süre çünkü içimden gelmedi yazmak. İşte bu yüzden yazmadım. Şimdi ise içimden geliyor birşeyler karalamak ancak nereden başlayıp nasıl anlatacağım kadar, neyi anlatmak istediğim de bir muamma. Yine de kurtarıcı bir sloganı katıp önüme denemekte yarar var. Çünkü biliyorum ki şimdi denemezsem bu suskunluk daha çok sürecek! O nedenle, tüm hücrelerimle eşlik ettiğim bir şarkının sözleriyle bir başlayayım, gerisi umuyorum gelir...

Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı
Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları
Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım, evet
Hayat sana teşekkür ederim



*söz-müzik: Sezen Aksu






Pazar, Şubat 24, 2008

Perşembe, Kasım 30, 2006

Eskiyyciiiiiiiiiiiii.........

Yüksek lisans ders aşamasında hocamız herbirimize bir konu vererek bir araştırma yapmamızı istemişti. Benim konum "Deyim ve Tiyatroda Deyimin Kullanımı" idi. Başka bir arkadaşımızın ise konusu atasözleriyle ilgiliydi. Hoş bir çalışma olmuştu. Arkadaşımız araştırmasını sunduktan sonra bir münazara yapmıştık; Atasözlerinin geçerliliği hakkında...
Uzun yıllar önce belli koşullardaki neden-sonuç ilişkisini formüle eden bu sözlerin her koşulda kabulünün elbette ki mümkün olmadığı konusunda birleşmiştik. Yani günümüzdeki koşullarda geçerli olmayan atasözleri de bulunmakta. O zamanlarda buna uygun bir dolu atasözü örneği bulmuştuk ama simdi nerden çıktı bu konu diye soracak olursanız, akşamüstü ziyaretime gelen bir dostumla, geleceğe kalıp kalmayacağı belli olmayan yeni -potansiyel- atasözleri hakkındaki konuşmamızı referans gösterebilirim.
Sezen şarkısında, tüm aşklarına selam söylese de büyük bir çoğunluğa göre ayıdan post eski sevgiliden dost olmaz! Hepimizin bu konuda söyleyecek üçbeş lafı vardır elbette ama yine de kendimizi belli bir tarafta buluveririz. Kimi "aa biz medeni insanlarız şekerim, eski sevgilimle arkadaş gibiyiz" derken kimi de "benden uzak Allaha yakın olsun" der. Mungan'a göre, "eski sevgilisiyle bir kahve içebilmeli insan!"... Biz de kafamıza dahası, duygumuza uyanını seçeriz.
Bugün bu konuda konuşurken fark ettim ki Sezen ve Mungan gibi eski aşklarıma selamlar söyleme konusunda bayağı bir kasmışım kendimi. Oysa gerçek duygum bu değilmiş. Bu aymayla birden üzerimden yük kalktı. Eski sevgililerimle kahve mahve içesim yok bugün. Hiçbirini göresim de yok.. Bugün böyle.. Yarın değişir belki.. kusura bakmasın eski sevgililerim, bugün gözümde daha bir eskidiniz... (Umrunuzda olup olmaması bile şu an umrumda değil!)

Pazar, Ekim 15, 2006

8

Hani hiçbir yere çıkmaz ya bazı sokaklar
İşte o sokaklar gibi çaresizdir bazı kapılar
Kendini onarmanın yorgunluğunda
Bir ormanın uğultusunda
Ama aslında olmayanın kuytusunda...
Sonsuzluğa açılan bir kapıdır çıkmaz sokaklar
İşte bu yüzden çıkmazdır bazı sokaklar!
Fotoğraf: Şubat 2006 Kıbrıs
Yazı: 26 Mart 2004 İzmir

Cumartesi, Haziran 03, 2006

Kişisel Gelişim Uzmanı Değilim Artık!

NLP kısaltmasıyla ilk kez 1990 yılında, abonesi olduğum Avrupa kaynaklı bir zihinbilim dergisinde karşılaşmıştım. O sıralar görsel hafıza, çok revaçta olan bir konuydu ve gazetelerde de bununla ilgili ekler, kupon karşılığı verilen fasiküller olurdu. Memo-Matik ya da daha Türkçeleştirilmiş adıyla Bilgi-matik seti edinmiştim. Lise ikinci sınıfın yaz tatilinde fasikülleri okuyup, setle birlikte verilen kasetler eşliğinde uygulamaları yapmıştım. Aldığım etkili sonuçlara şaşırmakla birlikte, bilgiye duyduğum ihtiyaç da günden güne artıyordu. Nasıl olacağını bilmemekle birlikte, gelecekte bu tür bir işi sanatla birlikte yapmayı düşler dururdum. İşte NLP kısaltması, biraz daha gelişmeye ihtiyaç duyan şekliyle daha sonra da o setlerde çıkmıştı karşıma. O yıllarda bırakın kişisel gelişimi, bu konulara yönelik ulaşılabilir kaynakların son derece kısıtlı olduğunu anımsatmam gerek. İnsana dair ne buluyorsam okuyor, kendi gerçekliğimde bir yerlere oturtmaya çabalıyor, arkadaşlarımın ve kimi zaman da ailemin bana bir uzaylıya bakar gibi baktıklarına tanık oluyordum.

NLP’yi içeriğindeki yöntemlerinden sadece biri olarak kullanan ve İstanbul’da düzenlenen çeşitli eğitimlere mümkün olduğunca katılıyor, bilgi açlığımı bir nebze de olsa gideriyordum. Gerek ruhsal gelişime gerekse de kişisel zihin gelişimine dair pek çok eğitim alma fırsatını yakalamıştım. Ancak NLP pratisyenlik kursunu ancak Türkiye’de açıldıktan sonra yani 2002 yılında alabilmiştim. O yıllarda NLP uzmanı olarak sadece 5 isimden bahsediliyordu ki bu beş kişiden dördünün NLP tabanlı ilk eğitimlerine katılma şansını da yakalamıştım. NLP benim için öğrendiğim diğer kişisel gelişim bilgilerini bir potada toplayan, ya da hocamın benzetmesiyle binanın kolonlarını oluşturabilecek sağlam bir yöntemler bütünü olmuştu. Moda olduğu için kurstan kursa koşan, işi gücü sertifika toplayıp, sohbetlerde “sen şunun şu eğitimini aldın mı” diye hava atmak olan ve öğrendiklerini içselleştirememiş pek çok kişinin aksine, NLP’yi tanrısallaştırmaktan çekindiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Ardından bu konuyu ilk hayalim doğrultusunda sanatla bütünleştirebilmek için yüksek lisans tezim olarak belirledim. “Zihni Etkin Kullanma Yöntemi Olarak NLP’nin Tiyatro Sanatında Kullanımı” başlıklı tezim kabul edilerek, NLP’nin –dolaylı olarak da olsa- YÖK tarafından da kabul edilen bilimsel temellere sahip olduğunu ortaya konulmuş oldu. Bu konuda Türkiye üniversitelerinde yapılmış ilk tez olduğunu da eklemem gerekir.


Tezimin savunma sürecinde, akademik dünyadaki pek çok kişi tarafından zorlandığım süreçler yaşadım. İnsanlar kişisel gelişimden bahsedilince “Ben bu tür konulara inanmıyorum” ya da “Astrolojiden de bahsedecek misin?” gibi son derece sığ sorularla karşıma çıkabildiler. Onlara, NLP’nin bir inanç sistemi olmadığını, bu nedenle inanmanın gerekli olmadığını, her kişisel gelişim yönteminin kişiyi gerçeklikten koparan ve korkulası birşey olmadığını açıklamak zorunda kaldım. Sonunda yoruldum elbette. Halen daha “bu tür konular...” diye başlayan bir sohbette bulunmamayı, kişileri kendi sığlıkları içinde boğulmaya bırakmayı tercih ediyorum çoğunlukla. Geçenlerde, alt yazısı “ Amerikan menşeeli boş işlerle uğraşıyorsun” demek olan “nasıl gidiyor NLP MLP?” cümlesiyle karşıma çıkan ve lisans eğitimimde hocalarımdan biri olan kişiye sadece baktım ve “iyi gidiyor NLP de MLP ne oluyor?” diye sormaktan başka birşey gelmedi aklıma. Elbette ki bilim adamı septik olmalıdır. Ama bilimle ilgilenen biri septik olmalıdır. Oysa akademik dünya içinde bilimden çok pasta dilimiyle uğraşan, kimin nerede kiminle ne yaptığını, kimin ne tür tercihlerde bulunduğunu malzeme yapmak için irdeleyen ve bilim adamlığının sadece septik yanıyla donanmış kişilere söyleyecek birşeyi de çoğu kez bulamam ya da bulmam!

Hadi diyelim ki akademik dünyada –herkes bilir – bu tür polemikler sevilir. Esas yakınılması gereken aslında NLPcilerdir... NLP uzmanlarını kastetmiyorum. Bu ülkede, hiç kurs almadan NLP kitabı yazan biriyle tanıştım. Adını buradan açıklayarak ekmeğine yağ sürmeyi istemem. Onu da bir yana bırakacak olursak iki kurs bitirip kendini kişisel gelişim uzmanı olarak kelimenin tam anlamıyla satanlar var. İnternet maillerinden kes-yapıştırlar arasına serpiştirdikleri iki satır cümleyle, “ben kitabı çok satan bir kişisel gelişim uzmanıyım” diyenler var. Bunlara boşvermeyi yeni öğrenmişken, şimdi bir de karşımıza ateşte yürüyen, bardak yiyen yeni nesil kişisel gelişimciler türedi...

Dersaneleri dolaşarak öğrencilerin önünde bardak yiyip, “ben bunu yapabiliyorsam, siz de başarabilirsiniz” gibi insanı dehşet içerisinde bırakan, parayı ceplerine koyan, yeni nesil kişisel gelişimciler(!)... Ve hayatını Hülya-Kaya ilişkisi üzerine kurmuş, Asena’nın dans yorumlarından öteye gitmeyen gündelik diyaloglara sahip bir toplumda, şova olan tutkumuzun yeni ürünü! Ülkenin düpe düz satılmasına, Allah adına Allah’ın yarattığını öldürebilmeyi meşru kılan şer’i düzene (onların kafasındaki şer'i düzene) adım adım yaklaşılmasına gözleri bağlı toplumumuzun yeni ürünü.

Ofisimde, diğer aldığım sertifikaların arasında asılı duran birindeki NLP sözcüğünden neredeyse korkmama, iğrenmeme neden olan bir sürü şey... NLP sadece bir tekniktir. Onu nerede isterseniz orada kullanabilirsiniz. Öğle yemeğinizde kaşığı, akşam yemeğinde kepçeyi, tatlı olarak da bardağı yemenizle bir ilgisi yoktur NLP’nin. Eğer varsa, üzgünüm ama ben NLP uzmanı değilim... Olmayayım da zaten!

Bugünden itibaren, Kişisel Gelişim Uzmanı sıfatını kullanmama kararı alıyorum. Ben sadece bildiklerimi, biriktirdiklerimi, insanlara sanatın bildiğim yöntemleriyle aktarmayı bir çocukluk düşü olarak benimsemiş biriyim. İşte hepsi bu...

Tanrı hepimizi kendi açgözlülüğümüzden korusun!