Pazar, Aralık 28, 2008


2009'da
bedenlerimize sağlık...
...zihnimize başarı, ruhumuza huzur...
...hepimize, tüm dünyaya; barış ve insanca yaşam!

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Yalnız Bir Opera

Okumaktan bıkmadığım, en sevdiğim şiiri paylaşmak istiyorum bugün nedense... Sevgili Murathan Mungan'ın en sevdiğim şiirlerinden;
Yalnız Bir Opera
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı.
Yoktun.
Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
Yaz başıydı gittiğinde.
Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde.
Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi?
Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza.
Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin.
Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Herşey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...
Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti.
Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim.
Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri... panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin.
O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim.
Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen Ey Sanat!
Her şeyi hayata dönüştüren.
MURATHAN MUNGAN

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Sevgiden;

Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir.
Sevgiden, dertler şifa bulur.
Sevgiden, ölüler dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.
Bu sevgi de bilgi neticesidir.
***
Her ne istiyorsa kendinde ara!
Senin canının içinde bir can var o canı ara!
Senin dağının içinde bir hazine var o hazineyi ara!
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan;
Onu senden dışarıda değil,
Kendi nefsinde ara!

Mevlana Celaleddin Rumi

Salı, Aralık 09, 2008

Bayram Duası...

İnsanı insandan ayıranı kayıranı, sen ıslah et aşka yasak buyuranı hak ya hak...
Tepeden bakanını, zulüm yapanını, ruhunu çula çaputa hak diye satanını, yak mevlam yak...*
Roman Havası/Sezen Aksu

Pazartesi, Aralık 01, 2008

En Yakın Kitap

Vladimir'in sayfasında okudum. Bir çeşit mim bu. Aslında bunu çok sevgili bir dostumla sürekli yapardık. O an okumakta olduğumuz kitaptan bir sayfa belirleyip ne tür bir mesaj gelecek diye beklerdik. Bunun oyuna dönüşmüş olması hoşuma gitti. Kuralları kendimiz belirleyebiliriz. Ama Vladimir'in aktardığı kurallar şöyle:

•Kendinize en yakın kitabı alın.
•Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
•Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
•En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.



Bu satırları yazmaktayken en yakınımdaki kitap, birinci sınıftayken ders kitabımız olan Lajos Egri'nin Piyes Yazma Sanatı adlı kitabıydı. 56. Sayfa, 5. cümlesinde ise bakınız neler var:

----------------------------
Yıldızlar, ay, yeryüzü varolmazdı, bizler de Hegel şöyle der: "Bir şey içerdiği karşıtlık / çelişki nedeniyle hareket eder, tepi ve devinim kazanır. Tüm devinim ve gelişim sürecinin özü işte budur."
---------------------------
Mesaj alınmıştır : )

Yenilik gerek!

Bundan tam dokuz yıl önce, yaptığım bir resim vardı. Adı Yaşamıma El Koyuyorum olan ve salonumda asılı duran bu resim daha sonra iki arkadaşımın ortaklaşa yazdıkları bir kitabın kapağına konulmuştu. Kapakta kendinden yitirmişti resim. Çünkü kendimce keşfettiğim, uyguladığım bir teknikle sadece ışık oyunları ve bakış açılarıyla fark edilen bazı sırlar vardı bu resimde. Amatörce bir çalışmaya göre fazla iddialı bir cümle kurmuş olabilirim ama ortadaki elin ardında, sadece başka açılardan bakıldığında fark edilen bir insan bedeni, bir sinir sistemi vardı.
Benim için zor zamanlardan biriydi o yıllar. Herşeyi olduğu gibi bırakıp bilmediğim yerlere gitmek, yeni başlangıçlar yapmak istiyorudum. O yılın sonunda İzmir'e yerleştim. Bu benim için yeni bir başlangıçtı. Yazarken de en çok yeni sayfaları severim. Yeni başlangıç duygusunun kağıda yansıyan şekli bu belki de. Yazılı bir sayfanın arka sayfası yeni bir başlangıç değildir. Değildir çünkü önceki sayfanın izleri ile doludur. Yeni başlangıçlar ise izleri sevmez. Bu nedenle yeni bir sayfa açmak, defterin sağındaki yaprakla mümkündür.
Şimdi yine yıllar sonra, herşeyi olduğu gibi bırakıp gitmek, yeni başlangıçlar yapmak istiyorum. Ama sayfanın ortasındayken ve sayfadaki boşluklara tahammül etmek zor gelirken, çok kolay değil bu. Kendi yaşamıma el koymayı düşünemeyecek kadar da yorgunum üstelik! Kim bilir, belki yine bir resim yaparım ve sayfa dolduğunda kanatlanırım o yeniye...

Salı, Kasım 25, 2008

Benim Köşe Yazarlarım

Düşünüyorum da blogspot'a yasak geldiğinde, haftalarca boşladığım sayfama birşeyler yazmak için tüneller kazmak zorunda kalmıştım. Yasağın eğilim doğurması bir yana, bu bence bir "siz kapatsanız da yazacağım, paylaşacağım yazdıklarımı" tepkisini vermek içindi. Bir süredir yazmadığım için de kendime şu cümleyi kurduğumu fark ettim: "açık günlüğüme birşeyler yazmak için erişime engellenmem mi gerekiyor?" Yanıtım tabi ki hayır. Kendimi birşeyler yazmak zorunda hissetmek de değil aslında olan. Okurken duyduğum keyfi başkalarının da yaşamasını istemek. Çok şey mi?
Bugün takipçisi olduğum açıkgünlükleri okuyunca, arkadaşlarımın ne de güzel şeyler yazdıklarını, paylaştıklarını düşündüm. Keyif alıyorum açıkgünlüğe düşen paylaşımları okumaktan. Her biri sanki olmayan bir gazetenin sevdiğim köşe yazarları.

7. Oda'dan başlıyorum okumaya. Tutku Oyunları filmini anlatıyor yazar. Önerilerine güvendiğim sanal gazetemin kültür sanat köşesinde yer alıyor 7. Oda...

Yazılarındaki bütünlük ve duyarlılıkla, kimi zaman akıp giden yaşamdan yakaladığı enstantaneleri ustalıkla aktaran bir başka köşeye geçiyorum oradan; 28'ini Aşmış Deneyimli Bay, hem de arkadaşım olduğundan keyifle okuyorum yazdıklarını. Bir an önce bir roman çıkarmasını beklediğim bu dostum, tuhaf bir tesadüf eseri bugünün ölüm yıldönümü olduğunu öğrendiği Memet Baydur için güzel bir yazı hazırlamış. Ölmüş bir yazar ne kadar anılabilir? ancak onun anlattığı kadar...

Sayfalarını çevirdikçe kendi seçtiğim diğer köşe yazarlarıyla buluşuyorum. Sırada bu çaresiz ve alçılı günlerimde, benim için elinden gelen herşeyi yapan kardeşime geliyor: Bir Varmış Bir Yokmuş'unu işten çıkıp bana yemek hazırlamak için koşuşturduğundan güncelleyemiyor ne zamandır ama ben yine de yeni birşey yazmış mı diye bir göz atmadan edemiyorum.

O bir seyahat yazarı, O bir kültürel etkinlikler rehberi, O bir bankacı! Sevgili Gülçin'in sayfasına ulaşıyorum sonra. Gaybubetinde Çok Kitap Okudum adlı köşesi, okurken en çok keyif aldığım yazıları barındırıyor. Dilindeki samimiyeti, benzetmelerinin çarpıcılığını, aktarımındaki ironiyi seviyorum... Bir çanta içinde neleri saklar?

Adını sonuna kadar hak eden bir başka köşeye geçiyorum derken... 15 senelik dostumun usuna, UgurunUsu'na yolculuk. Bir insan iç çatışmalarını bu kadar mı okunası döker sözcüklere. Okurken kendimden birşeyler bulmak mı, kurduğu cümlelerin duyurduğu hayranlık mı yoksa yıllardır tanıdığım birinin her daim yeni olabilişine duyduğum şaşkınlık mı bilmem, daha fazlasını istiyorum her okuyuşumda.

Yazdıkları başlı başına bir öykü bence. RSS'min en sonunda, harf sıralaması gereği sevgili Vladimir var. Keşke her derdini paylaşan Vladimir gibi paylaşsa. Son Yemek başlıklı kısa ama yoğunluklu yazısı günüme renk, beynime tat kattı!

Ve diğerleri.. Çoğu benim gibi sık güncellenmeyen sayfalardan oluşan onlarca köşe daha...
Konu gelen SMSlere yanıt vermek, mailleri iletmek ve sayfalara yorum yazmak olduğunda daha bir tembelleşiyorum. Bu nedenlerle pek çok arkadaşımın sayısız taşlamalarına rağmen hoşlanmadığım için çoğu durumda es geçtiğim şeyler oluyor bunlar. Bu yazıyı ise bir zorunluluktan çok, hemen her gün iç dünyamı zenginleştiren yazarlarıma teşekkür etmek için yazdım.. Bu teşekkürlerimi kabul ediniz...

Pazartesi, Kasım 24, 2008

Burada son durum...

Evet uzun zamandır yazı düşmüyorum sayfama, önce gönderi sayfasını açıyor, boşluğa bir süre bakıyor, sonra da "içimden gelmediğini" hissedip kapatıyorum. Çünkü genelde bu sayfaya birşeyler yazmaya oturduğumda klavyemden şikayetler akmaya başlıyor, kendimi dertli ilan ediyorum.
İki hafta önce çalışma odamda bir makale üzerinde çalışıyordum. Bacakbacak üstüne atmıştım ve kucağımda da benim için kedilerin en güzeli uyukluyordu. ayağımın uyuştuğunu fark etmeden, çalan telefona doğru bir hamle yaptığımda kendimi yerde buldum. O gün bu gündür sol ayağım alçıda ve benim zorunlu ev hapsim devam etmekte.
Evde zaman geçirmeyi seven, buna öncelik veren biri olarak bu durum hoş görülebilir. Ama evde olmak demek ayağı kaldırarak yatmaksa, yapacak çok az şey kalıyor; TV seyretmek, kitap okumak, çalışmak...
Sıkıntıdan televizyon izlemeye kalkınca insanın daha da bir canı sıkılıyor. Sevgili Murtahan'ın söylediği bir şey vardı, sonrasında sevgili Yıldırım'ın da aynı cümleyi kurduğunu belirtmeliyim, demişlerdi ki bu ülkede televizyonlar deli istismarı yapıyor! Neden televizyonda fazla görünmediklerine ilişkin soruları yanıtlamak için kurdukları bu cümleleri bire bir deneyimleme fırsatım oldu. Gerçekten de özellikle sabah kuşağında yurdumun tüm delileri resmi bir geçit yapar gibi! Onlardan kurtulma şansınız yok! Aptal Kutusu tabirinin etimolojisini kavramamak mümkün değil.
Okumaya gelince, yine düzinelerce roman, tezim için kitap ve şiir ağırladım bu süre zarfında. Ama bu da bir yere kadar! Yani insan dışarıda birşeyler yaşamadığında, ya da ne bileyim bir yürüyüş bile yapmadığında okumak eskisi kadar zevk vermiyor. Çünkü okumanın doğası sanırım ona özel vakit ayırınca zevk veriyor. Zaman geçsin diye okunmuyor, olmuyor! Olsa bile eskisi kadar keyif vermiyor...
Çalışmak dersek, ayaklar uzatılıp çalışmak enteresan bir duygu. Özellikle öğrencilere denilir ya, uzanarak çalışmayın diye, insanın bedeni çalışma pozisyonunda olmayınca, beyni de olmadık konsantrasyon problemi çıkarıyor. Yine de az yol almadım bu süre zarfında...
Şikayet etmeye meyilli dilimi, kalemimi bir mevlevi dervişin okuduğum bir anısıyla terbiye etmeye çalışımak iyi geliyor bu günlerde, ancak böyle devam edebiliyorum bu zorunlu ev hayatına!
Anı bu ya, hasta bir dervişi doktora götürmüşler. Doktor "şikayetiniz nedir?" diye sorduğunda, "Haşa, bir şikayetim yok" demiş derviş. Yanındaki, doktorun kulağına şu sözcükleri fısıldamış: "Kendisi mevlevidir, şikayet nedir bilmez! Ağrısını sorun siz ona!"

Cumartesi, Kasım 08, 2008

Ümitsiz de yaşanmaz ki...

...işte hepsi bu kadar,
deniz yıldızının hikayesidir hayat!
ne kadar kurtarırsan kâr...

Cumartesi, Kasım 01, 2008

Bizden Sonra Doğanlara*

Sevgili Yıldırım Radikal'deki köşesinde bugün W.Benjamin ile B. Brecht'in dostluğunu anlattığı İki Dost başlıklı yazısını, Brecht'in Bizden Sonra Doğanlara adlı şiirinden iki bölüm yerleştirerek bitirmiş. Güne onun yazısıyla başlamak o kadar güzel ki yazıya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.
I
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın
Vurdumduymazlığa işaret. Gülen
Kötü haberi almamış henüz.

Nasıl bir çağdır bu,
Ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı
Birçok alçaklığa suskun kalışı içerdiğinden.
Yolu kaygısızca karşı karşıya geçen
Ulaşılmazdır artık herhalde
Zorda kalan arkadaşları için.

Doğrudur: geçimimi sağlamaktayım hâlâ
Fakat inanın: bu sadece bir tesadüftür.
Yaptıklarım
Arasında hiçbir şey hak vermiyor karnımı doyurmaya.
Tesadüfen ayaktayım. ( Şansım ters giderse mahvoldum.)

Diyorlar ki: ye ve iç sen!
Sevin, neyin varsa!
Fakat nasıl yiyip içeyim ki, yediğim
Bir açın ellerinden kaptığım lokmaysa, bir
Susuzun sorduğu bardak suysa içtiğim?
Ve yine de yiyip içiyorum ben!

Ben de bir bilge olmak isterdim.
Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:
Dünya kavgalarına uzak durmak ve o kısa zamanı
Korkusuz geçirmek
Şiddete başvurmadan hem
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Düşlerini gerçekleştirmek değil, unutmak
Bilgelik olarak kabul ediliyor.
Tüm bunları yapamıyorum:
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
II
Battığımız dalgalardan
Yükselecek olan sizler
Zaaflarımızdan söz ederken
Unutmayın
Karanlık çağı da
Sizlerin kurtulmuş olduğu.

Yürüdük ya, pabuçlardan çok ülke değiştirerek
Sınıf savaşlarının ortasında, çaresiz
Haksızlığın olup öfkenin olmadığı yerde.
Biliyoruz halbuki:
Aşağılıklara duyulan nefret de
Bozar şeklini yüzün.
Kısar sesi haksızlık karşısındaki
Öfke de. Ah, güleryüzlülüğe
Ortam hazırlamak istemiş bizler
Güleryüzlü olamadık kendimiz.
Sizler fakat, geldiğinde vakit
İnsan insanın yardımcısı olduğu
Zaman.
Hatırlayın
Hoşgörüyle bizi.

Salı, Ekim 28, 2008

Blogspot'u kapatmak, ifade özgürlüğüne saldırıdır!

Şu an şaşkınım. Şaşkınım çünkü yasağın kalktığını fark ettim. Binlerce Blogspot yazarının birlikte hareket etmesinin bir sonucu bu sanırım! Ah keşke dünyadaki tüm adaletsizlikler, ayrımcılıklar için böyle güçlü bir ses çıkarılabilse! Her ne kadar bu anlamsız sansür kalkmış da olsa, Blogspot Yazarları ve Okurları İmza Kampanyasına destek olmak için lütfen http://blogspotacilsin.wordpress.com/ adresini tıklayarak imzayla katkıda bulunarak gelecekte yaşamamız olası olan bu tür saldırılara dair birlikte hareket etme yetimizi saklı tutalım!

Cumartesi, Ekim 25, 2008

SANSUR!!!

YAZIK ÇOK YAZIK!
Düşünen, düşündüğün ifade eden insanlardan korkuyorlar! Kendi fikirlerine uymayan yazıları gerekçe göstererek binlerce insanın tadına doyulmaz, soft, anı kayıtlarını ve paylaşımlarını da "kurunun yanında yaş da yansın" mantığıyla ateşe verenler, düşünmenin zevkine ve aydınlığına erişemeyenler, kitlelerin düşüncelerini paylaştığı kanalları bir bir tıkayarak, tutuldukları vandalizm hastalığının ilacını -düşünebilmek ve ifade edebilmek- ortadan kaldırarak kendilerini hastalıksız göstermeye çalışıyorlar! Merak ediyorum, Blogerın kapatılmasını talep edenler güneşi balçıkla sıvayamayacaklarını ne zaman anlayacaklar? Ya da daha doğrusu insanı insan yapan "düşünme" yetisine erişebilmek için gereken evrim sürecini ne zaman tamamlayabilecekler? Biz görebilecek miyiz bunu?

Salı, Ekim 21, 2008

"Bir Mailin Hikayesi"

Kendi kendinize mırıldandığınız bir şarkının, uzaklarda bir yerde bir insanın kulaklarına ulaşması, o insanı gülümsetmesi... Huzur budur, belki de!

Açık günlüğüme gelen, paylaşımlarımı beyin kıvrımlarına konuk eden ve duygularını paylaşan sevgili BaNu'nun ziyareti sonrasında yazdıklarını paylaşmak istiyorum. Ve kendisine bir kez de buradan teşekkür ediyorum: "Herşeyin doğru bir zamanı ve anlamı olduğu"nu yeniden hatırlamama yardım ettiği için...


"İstanbulun erguvan ve mimozalarla kaplı ilkbaharını, İzmirin ise yakıp kavurmak yerine ehlileşmiş, insanın tatlı tatlı yanağına değen güneşli, ılık rüzgarlı, sevimli bir serinliğe sahip, insanların tüm mevsimlerden daha fazla sokakları doldurduğu sonbaharını severim.. Pazar günleri ise neden bilmem, mutlaka bir kısmını evde geçirmeyi istediğim günlerdendir. Eğer olurda başarıp evde kaldıysam, karanfilli bir çay, bir kitap, güne uygun bir film, henüz çorap giymeye ihtiyaç duymamış koltuğa, divana uzatılmış ayaklarla pek bir keyifli geçer aslında bu günler. O günlerden bir "bugün" dü benimkisi de. Malum internet hayatımızda önemli yer tutuyor, şu blog dünyasının gizli geçitlerine bir dalayım bakalım nereye çıkacak sonum dedim. Bir kapıdan diğerine, bir yorumdan bir şiire, bir müzikten bir fotoğrafa, sol köşede açılan bir öyküden başka bir ülkeye, ordan oraya, ordan buraya, burdan şuraya derken bir baktım sözün uçup yazının kaldığı yere varmışım.


Profili pek mağrur görünen Yosun' un fotoğrafı mıydı yoksa arşivden rastgele tıkladığım yazılardaki sade ve mütevazi samimiyet miydi sebebi emin değilim ama, bugünkü yolculuğumun son durağına geldiğimi anladım.


Her zaman çok sevmişimdir bu tarz yazıları okumayı. Kendimi, sahibinden izin almış bir hayat röntgencisi gibi hissederim. Melih Korukçu'nun da özlemlerini, keşkelerini, sevdiklerini, kızdıklarını, hayallerini ve anılarını okurken, benim görünmeyen minik zihin ressamım, boş tuval üzerinde belli belirsiz çizgiler içeren ama yine ruhunu hissettiren bir adam portresi yapmaya başladı. Ve okumaya en başından başladım.. 2005 iyi mi kötü mü geçti sizin için bilemem elbette ama içinde aşk olan bir yıl olmuş, ne güzel dedim içimden.. Aşk insana nasıl da yazdırır, çoğaltır, nasılda bir başka gördürür dünyayı, ne güzel..


En çok ilgimi çekense, benim İzmirden İstanbula taşındığım aynı ayda sizinde İzmir İstanbul arası gidip gelişinizden, İzmire İstanbuldan bakmaktan bahsedişiniz oldu. Haliyle kendimden çok şey buldum o yazılarda, sizi ve Yosunu (kedilere zaafım var, arada onu da işin içine katmadan duramıyorum), uzun zamandır görmediğim, birden aklıma düşen, düşüncede özlediğimi hatırladığım eski bir arkadaşmış gibi hissettim birden.. Sonbahar duygusal yapıyor insanı, hele anılarla birleşince daha çok:)


2007 de hiç yazmamışsınız yahut yazıp silmişsiniz ,üzüldüm.. 2008 de yeniden başlamışsınız yazmaya.. Ve değişmişsiniz.. Belki haddini aşan bir yorum bu, o yüzden özür dilerim şimdiden ancak bir kapının arkasından görmeden biriyle konuşur gibi oldum, son yıl yazdıklarınızı görünce. Evet yine samimi ama daha temkinli, daha kendini saklayan, yürümek için ayağa kalkmış da henüz nereye gideceğinden tam emin olmayan insanlara özgü dalgın bir ruh halinde gibiydiniz.. Elbette bu sadece bana ait bir his, bir gerçekliğe sahip olmak zorunda değil.. O yüzden, umarım içinizdeki ve hayatınızdaki taşlar yerine oturmaya başlamıştır artık. Sizi bunaltan tezinizin ise artık bitmeye yakın olduğunu ümit ediyorum:)

Böyle işte, mailin hikayesi bu kadar ,daha doğrusu zihnimden geçenlerin kısa özeti bu kadar, daha ileri gidip, abesle iştigal ve gevezelikte sınır tanımaz bir insan timsali olmak istemem.. Beni gün içinde keyifli kılan yazıların sahibine teşekkür etmek istedim sadece..Yosun ve siz, mutlu kalın..

Sevgiler,


BaNu"




Cumartesi, Ekim 04, 2008

Bir Ustanın Sessiz Gidişi...

Metin And... Tiyatronun en üretken en önemli araştırmalarından biri. Ömrünü araştırmaya, yazmaya adamış, Anadolu tiyatrosunun en önemli bulgucusu... Kimi gazetelerde sadece bir iki satırla yer aldı ölümü ve cenazesi. Manşetlerde ne mi vardı? Kültürel sığlığın resmi: "şeker bayramı değil, Ramazan bayramı!"

Salı, Eylül 30, 2008

Eski yazılarım...


Tam üç yıldır sanal harflerime defter olan bu sayfanın önceki sayfalarını karıştırdım az önce. Çıkarıp dolaptan eski günlüklerden birini karıştırır gibi. Benim hoşuma gitti yazdıklarım. Arada bir havalandırmalı eski sayfaları. Başlıkları tıklayarak geçmişimde biraz gezinmek için;










Çarşamba, Eylül 24, 2008

Kara Gün...

Bugün, çevre ve toplum sağlığı satılığa çıkarıldı! Kızılderili atasözünde denildiği gibi, "Son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde, son ağaç kesildiğinde, beyaz adam paranın yenilmeyeceğini anlayacak"! Bu iğrenç katliama eli bulaşanların bunu bile anlamayacağını düşünüyorum. Utanıyorum!

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Müzeden çıkınca...

Ne zamandır giriş yapmıyorum açıkgünlüğüme. Açıkçası birşeyler yazmak da gelmiyordu onca zamandır. Gündemin sinir bozucu vıcık-vıcık ilişki biçimleriyle sinirlerimi yıpratmamak için kendimce üç maymunu oynuyor, politik farkındalığımın derin yaralar açabileceği korkusuyla pek çok iletişim aracından uzak durmaya çalışıyordum. Bir süre daha uzak kalmak istiyorum aslında. Öte yandan yazmadan edemeyeceğim şeyler de olmuyor değil. Bu gönderi de onlardan biriyle ilgili; Masumiyet Müzesi...
Bu sabaha karşı 04:38'i gösteriyordu saat kitabı okumayı bitirdiğimde. Roman okumayı neden sevdiğimi, neden edebiyata hayran olduğumu hatırlamanın tüm varlığımı saran tatlı hissiyle bir süre oturdum o en sevdiğim okuma koltuğumda. Kucağımda Masumiyet Müzesi, ağzımda o çok sevilen yiyeceklerin bıraktığı ve hemen geçmesini istemediğiniz o tat! İyi bir romanı bitirdikten sonra yaşadığım o karma duygu: Biraz kıskançlık, hayranlık, romanın kendi dünyamda açtığı yeni yerleşim alanlarında heyecanlı gezintiler, mutluluk, hüzün, heyecan, hayret... En çok da dayanılmaz bir istek yazmaya dair!

Ortalarına doğru sıkıldığımı hissettiğim, akmadığını düşündüğüm ve devam etmek için kendimi zorladığım oldu bu kitabı okurken. Sonra sonra yerine oturan taşlar, okurken beliren soru işaretlerinin yanıtlarıyla ilerleme isteği, son bölümde, her iyi romanın sonunda yaşadığım "eyvah bitecek!" duygusuyla zoraki bir yavaşlama...
Sırada ne var diye sordu heyecanla kitap hakkındaki yorumumu paylaştığım bir arkadaşım. Şimdilik birşey yok dedim, iyi bir roman okuduktan hemen sonra, beynimde kalan o tatla bir süre daha yaşamak isterim. Azalınca, dedim...
*Resme tıklayarak, Masumiyet Müzesinin web sitesine girebilirsiniz.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

Açık Ofis...

Evden çıkasımın olmadığı günlerde, plansız buluşmalar hep iyi geldiğinden, fazla düşünmeden düştüm yola; Ülkü ve Elif'le, Urla İskele'de buluştuk. Radyoda yılın en sıcağı diye kehanet edilmiş günü denize dökmek için kusursuz bir seçimdi. Deniz ipek çarşaf, hava ise ipek şal gibiydi. Sohbetimizin İzmir'de olma, İzmir'i yaşama ve hayatın güzellikleri kısmını geçtikten sonra bireysel yakınmalarımız bölümüne giriş yaptık. Benim yakınma listemde, evde birşey yapasım olmadığı ve tezime, kitabıma, hatta yemek düzenime bile sirayet eden miskinliğim vardı. Sırayla yakındıktan sonra Elif, bir arkadaşının blogunda okuduğu "açık ofis" kavramından bahsetti. Dünya ne kadar küçük! Aynı blogu, bir zamanlar yürümeyi tasarladığım "Likya yolu" için araştırma yaparken ben de keşfetmiş, sık kullanılanlarıma eklemişim. Denizde geçirilmiş keyifli bir günün ardından, su kesintisi ve miskinlikle dolu eve geldiğimde ilk işim o blogu açıp şu "açık ofis" yazısını okumak oldu. Bir zamanlar, bu adı takmaksızın, İnciraltı Kent Ormanında yaptığım şeyi anımsatan güzel bir öneri. Ne zamandır üzerinde düşündüğüm sıkıntımın çözümünü hatırlama etkisi yarattı bende. Üşenmeyip, benimle aynı dertten musdarip arkadaşlarımla bir açık ofis günleri düzenlemeye karar verdim. Bazen ufacık bir karar bile içsel sıkıntıları hafifletir ya, aynen öyle bir ruh durumuna soktu bu karar da beni. Öyle ki nereden geldiğini bilmediğim bir enerjiyle dolup, temizlik bile yaptım!
Sizin de evdeyken yapasınız olmadığı bir gereklilikler listeniz varsa, yazıyı okumanızı, okumakla kalmayıp uygulamaya geçmenizi öneririm. Yazıya ulaşmak için, buraya tıklamanız yeterli... Hatta belki bana katılmak istersiniz???

Salı, Ağustos 19, 2008

Bugün...

Elim klavyeye varmıyor ne zamandır. Kalem ve "bana gel!" diyen defterlerimleyim sıklıkla. Açık günlüğüm küsmesin diye bir şeyler yazıp çiziyorum ama biliyorum yetmiyor. İşbu nedenle bugün rutinimin biraz dışına çıkayım da hallerimden haber edeyim istedim kısa kısa...

***
Su... suu...

Günlerdir tuhaf su kesintileri yaşanıyor. İzmir'de kimle konuşsam sizin de sular kesik mi diye soruyor. Küresel ısınmaydı, insanın dünyaya uyguladığı katliamdı bunlara değinmeyeceğim söz. Ben biraz daha gündelik bir düzlemden, beni kamu vicdanı olmaya iten bir düzlemden bahsedeceğim ilkin. 28'ini aşmamış deneyimli bay'ın, "Devlet daireleri insanı kanser eder. Bunu ne ilk diyen benim, ne de son diyen ben olacağım." diye başlayan yazısını okuduğumda, "bugün vatandaşı kanser etme günü mü?" diye düşünmeden edemedim. O bir devlet dairesinde yaşadıklarını anlatıyordu. Bense o malum kanserin bir bulaşma yolunu daha keşfettim bugün: telefon!

Haftasonuna kadar adına "çöl sıcağı" denen bir hava muhalefeti süre giderken, İzsu'nun hiçbir bilgilendirme, duyuru vb. yapmaksızın su kesintisine gidişini anlamak mümkün değil. Anlamanız için epey bir çaba harcamanız gerekiyor. Önce su arıza hattını arıyorsunuz. 8-10 meşgul tonu veren denemeden sonra karşınıza çıkan kişi sizi yarım kulak dinleyip, konuyla ilgilenen başka bir telefonu aramanızı söylüyor. Bu telefon zinciri 3-4 numara kadar sürüyor. Ne hikmetse hiçkimse bilgi veremiyor, vatandaşın bilgi edinme hakkıyla birlikte sabrı da sömürülüyor. Aradığınız herkes "ben sadece işciyim, yetkili değilim" diyor. O an İzsu'da işciler telefona bakarken yetkililer ne yapıyor merak etmiyor değilim. Hatta ellerinde kazma kürek çalışıyor olmalılar diye düşünüp kendimce ironi yapmaya bile vakit buluyorum, yetkili birini bulmaya çalışan otomatik santral iğrenç tonda müzikler çalarken... Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının Ankara'yı ve sorunlarını bırakıp İzsu'yla olan laf dalaşını anımsıyorum. O an İzsu'daki yetkililerin de İzmir'i ve su sıkıntısını unutup Tunceli'nin Çemişkezek kırsalındaki suyun arsenilki olup olmadıklarını araştırmaya gittiklerini düşünüyorum... Herkesin her fırsatta yetkili kesildiği bu ülkede, yetkililerin de her fırsatta ilgisiz kalma aymazlığındaki tutarlılıklarını hayretle izliyorum. Derdimi anlatacağım, sorularıma yanıt bulacağım bir yetkiliyle konuşamadan, telefon faturamı kabartmakla kalıyorum. Bana telefondan bulaşan kanser de cabası!
***
Sayfayı, beni bile bezdiren yakınmalarımla (ki bu ülkede yaşayıp yakınmamak için meditasyona başlamalıyım yeniden) doldurmamak için bir de okuduğum ve bende hayranlık duygusu yaratan bir ropörtajdan bahsetmek isterim:

Güler... Ara Güler...

Akşam üzeri Özlem uzattı kestiği gazete yaprağını; "oku bak" dedi, "çok etkilendim!" Etkilenmemek mümkün değildi. Ara Güler'le yapılmış bir söyleyşiydi. Daha doğrusu, ilk gençliğimin anket defterlerinden anımsadığım "Marcel Proust Testi" yapılmış bu büyük ustaya. Link vermek için araştırma yaptım ama bulamadım. Büyük yığının sabun köpüğü şeylerle uğraştığı bir coğrafyada, 80 yıllık bir ömrün, "işte yaşanmış dolu bir hayat" dedirtecek türden değerli kılınmış izlerini gördüm. Afrodisias'ı, Nuh'un Gemisinin izlerini ve daha ne güzellikleri keşfettiğini öğrendim. Kendi de "Kültür Bakanlığı heykelimi dikmeli" demiş ankette, hınzırca bir ifadeyle. "Aman usta" dedim içimden , "orası da bir devlet dairesi!"... Usta olmanın, sanatçı olmanın ötesinde, insan olmanın hatta yaşamı anlamlı kılmanın başarılabilirliğine güzel bir örnekti. Nefes almamı, sağlıklı hissetmemi sağladı!

***

İşte böyle... Bir çalışmasındaki kuşlar gibi uçuşsun sıkıntılar! Evet, adamı kanser edecek çok şey var doğru, ama iyileştirecek şeyler de var... Hala var... İyi ki var!

Pazar, Ağustos 17, 2008

Nice yıllara...

bir kediyle birlikte yaşamak çok özeldir;
bana bu güzelliği öğreten canım kızımın birinci yaşı bugün!
İyi doğdun Yosun!

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

Pazar, Temmuz 20, 2008

Yol bekler...

Tek kanallı televizyon zamanlarında, kesintiler bir kartpostal görüntüsüyle gelirdi ekrana. Fonda hafiften TRT radyo kayıtları, entrümental tınılar. Kesintiye uğrayan, ne zamandır güncellenmeyen sayfama bakınca iç gözümde beliren bir kartpostal var, sarı çiçekler. Belli ki hafiften bir rüzgar esmekteymiş doğa o kareye hapsolmaktayken. Geride, dik başlı, başı karlı dağlar. Kolkola girmiş poz verircesine, hatırlanmak istedikleri yüzlerini takmışlar. Herman Hesse romanlarında geçen dağlar değil kuşkusuz. Ama onun güzel dağ tasfirlerini sonuna kadar hak eden dağlar. Yayınımıza bir süre ara veriyoruz...

***

Yolculuk var yine. Sırt çantam acıkmış bir şekilde bekliyor yatağımın üstünde. Biraz daha acıkmasını bekliyordum ne zamandır. Uzak bir köye, yakın bir dosta doğru kesilmiş bir bilet var cebimde. Akdenizin sarmak için açtığı kolları düşünüyorum. Eğlenmek değil de daha çok sanki dertleşmek için, ki çok şey birikti el yazması defterlerimde.

***

Gidiyorum. İçi heyecan ve sabırsızlık dolu otobüste okunacak kitaplarım var. Sırt çantam kusacak kitapları, beynim yiyecek. Sonra paylaşmak için delice bir istek duyacağım! Molalarda bir sigara yakacağım, koltuk şeklini almış bedenimi esneteceğim. Ve varınca oraya, akşam ışıklarının oynaştığı sulara bakarken, derin bir nefes çekeceğim. Özo yapışacak yakama, anlatacak çok şey var!

***

Molalar da yolculuklara dahil! Bilmeden uzun süreceğini, "Kısa bir mola" derken de süren yolculuğum gibi. Kimsenin fark etmediği, etse bile benim bilmediğim şeyleri yazacağım defterime. Belki kör kütük sarhoş olacağım, sabah pişman olacağım o kadar çok içtiğime!

***

Eskimesi gerekirken eskiyemeyen şeyleri düşüneceğim, tüketip kendim için, oh be diyeceğim...

***

Geldiğimde sürecek mi kesinti bilmem. Bileceğim...

***

Belki de hiçbiri olmayacak. Tam anlamıyla elimizde olan nedenlerden ötürü yayınımıza ara veriyoruz...


Fonda sadece distorsiyon....

Cumartesi, Haziran 07, 2008

Bir mola!

Kısa tatil... Hepi topu bir hafta. Dönünce yine burada....

Salı, Mayıs 27, 2008

Sevgili günlük,

Geçen gün bir yerlerde okuduğuma göre, içinde bulunduğumuz süreçte zaman algımız hayli değişime uğramış. 24 saatlik bir zaman dilimini 16 saat olarak algılıyormuşuz. Yapılan deneyler bunu gösteriyormuş. Boşuna değil insanların vakit vakit diye ağlamaları. Pek çokları ağlaya dursun, ben müsrif sayılabilecek bir kayıtsızlıkla kullanıyorum zamanımı bu günlerde. Havaların artık iyice ısınması uyku falan bırakmadığı için kendimi öldürecek bir sürü vaktin sahibi gibi hissediyorum. Kitap okumayı, tezim için araştırma yapmayı, üzerinde çalıştığım oyun için karalamalar yapmayı, Özo ile (dilim dışarda eve dönmemi gerektirecek kadar) bisiklet turları atmayı ve yüzmeyi saymazsam, iyi bir zaman katili sayabilirim kendimi.
Bakma yüzsüzce kendimi vakit katili ilan eden umarsızlığıma. Durgun sular derinden akarmış. Yaptığım onca kayda değer şey varken katlettiğim her vakit parçası için içime bir çakıl taşı atılmış hissediyorum. Gittikçe ağırlaşmadan o taşlar, eylemimi kısıtlamadan önlem almalıyım diyorum ama laf işte. Bazı süreçleri kontrol edemezsiniz. Bazen süreçler tarafından konrtol edilmeye ihtiyaç duymakta olan zavallı ruhunuz sizi içinizde aşılması zor dirençlere gark eder. (Gark etmek fiilini ilk kez kullanıyorum, nedense bana geğirmekle ilgili olmalıymış aslında dedirtiyor)
Geçenlerde hayatımda hiç yapmadığım birşeyi yaptım ve saçlarımı kendim kazıdım. Gece saat 1'den 2.30'a kadar süren operasyonu neden yaptığımı bilmiyorum. Değişiklik diyelim. Sonra da kabak kafamı güneşe çıkarıp renk farklılıklarını dengelemem gerekti. Gözüm alışınca daha rahat edeceğim kesin!
Bu günlerde beni motive eden en önemli şey, 30'unda gösterime girecek olan SEX and The CİTY! Artık Manhattan'da yaşadığımı sanacak kadar içinde izlediğim ve dost olduğum o 4 güzel hanfendi ile buluşacak olmak beni heyecanlandırıyor. Umarım diziye yakışır bir final filmi olur. hayal kırıklığına uğramayız...
İşte böyle sevgili günlük.
p.s. Sigara yasağı bence bu hükumetin yaptığı EN DOĞRU şey... Dumansız hava beni mutlu ediyor!

Pazar, Mayıs 18, 2008

Sol lucet omnibus (Güneş Herkes için Parlıyor)

İnsan Arıyorum!
Futbol takımlarıyla, siyasi ideolojileriyle, dinleriyle, dilleriyle, cinsleriyle, paralarıyla, güçleriyle, vb. ile birşey olmaya çalışmayan... Sadece insan olabilen...

Pazar, Mayıs 11, 2008

Pazar, Mayıs 04, 2008

90'lar...

Herşey çabucak geçmiş oluyor. Geçip gidiyor gözümüzün içine baka baka... "Daha dün" gibi geliyor, o kadar uzaklaşmış olduğuna aymıyor zihin bir ses, bir imge, bir koku duymaksızın. Pazar akşamları geçmişin ne kadar geçmiş olduğunu anlıyorum 90'lardaki duygularıma misafirlik eden şarkıları dinlerken. Show Radyo'da Pazar akşamları saat 19.00'da yayınlanan "90'lar" adlı program, eski günlüklerimi okurken duyumsadıklarıma eş. Şarkıların Bu kadar yakın paydaşlar olduğunu, zamanın ne çabuk eskidiğini ve şimdiki zamanın ne kadar kıymetli olduğunu duyumsuyorum yine...

Pazar, Nisan 27, 2008

Mim: Sahi nedir bu mutluluk denilen?

Kendi yaşamından -son derece güzel- mutluluk örnekleri vererek sevgili dostum Uğur mimlemiş beni. Ne zamandır açık günlüğüme birşeyler yazmak isteyip de paylaşacak konu bulamayan bana iyi bir fırsat yaratmış oldu böylelikle. İşin ilginci bu mim, artık kitap süsü verilmiş hurafe standlarının çoğunluk olduğu kitap fuarından aldığım Mutluluğun En Güzel Tarihi adlı kitabı okuduğum sürece denk gelmesi. Mimi görünce durup bir düşünüyor insan. Bende de öyle oldu: Sahi nedir mutluluk benim için?
Sonda çıkarılıp tuvalete girebildiğim gün yaşadığım mutluluk geliyor ilk olarak aklıma. Geçirdiğim mide amelyatı sonrasında yaşadığım en güzel mutluluklardan biriydi bu, sağlıklı olduğumu hissetmek. Yazmak, yazmak ve yazmak... Yağmurlu bir günde ruhumla dans eden bir müzik eşliğinde kitap okumak benim için mutluluk. Ya da yüzerken suyla sevişen tenimde duyumsadığım şey. Yetiştirmem gereken bir yazının ya da projenin noktasını koymak, kaldırım taşlarının arasından fışkırmış yeşillikleri fark etmek. Evimi paylaştığım kedimle miskinlik yapmak ya da kış güneşinin duvarları yaladığı bir tatil günü, sarı battaniyeme sarılıp belgesel izleyerek uyuklamak! Yürümek doğanın içinde, doğa olmak. Bir mektup yazmak ya da hiç bilmediğin tanımadığın biri için birşey yapmak. Bir yazımla ya da konuşmamla kalplerine dokunmak insanların. Kimse görmüyormuşcasına dans edebilmek belki. Kimi zaman da öfkemi kusmak için yumruklamak yastıkları. Terliyken su içmek, dostlarımla saçmalamak bazen de. Tüm çirkinliklerini görerek hala mutlu olunabilecek şeyleri arayan gözlerle bakmak hayata. Ayaküstü aşklar yaşamak; bir çiçeğe, bir köpeğe, eski bir Rum evine, beyaza boyalı tenekelerdeki sardunyalara, otobüs durağında dalgın gözlerle bekleyene, en çok da kendi olan herşeye! Benim için mutluluk yaşamımı bir romanı yazar gibi yaşamak en çok: iç sesimde roman kahramanı olan benin gördüklerimi, duyumsadıklarımı betimlemek kendime. Şarkı söylemek, detone oluşlarıma gülümsemek...
Liste uzar aslında. Ama yazarken görüyorum ki mutluluk denilen şey benim için, benim benimle aramdaki en kısa mesafede!
Sevgili Vladimir, Mart ayından beri sesi soluğu çıkmayan sevgili Sem ve iş gezisinden dönünce de sevgili Gülçin, peki sizce nedir ki mutluluk?

Salı, Nisan 22, 2008

Aşk beni hep değiştirecek...

Sevgili dostumun "Aşk beni hep değiştirecek" adlı şarkısına klip çekmişler. Ben izledim ve çok beğendim. Mustafa Özen imzasını taşıyan klibin şarkı sözleri Hande Yener tarafından yazılmış, müziği ise Erol Temizel imzasını taşıyor. Bir video koyarak sayfamda bir ilki gerçekleştirmiş oluyorum. Ağzına ve yüreğine sağlık sevgili dostum!

Pazar, Nisan 20, 2008

İşte böylesi bir hal içindeyim...

Nicedir açık günlüğüme not düşmedim. Erken tez izleme komisyonunu da barındıran yoğun bir süreçti geçtiğimiz iki hafta. Ege Üniversitesinde IDEA konferansı, Murathan Mungan'ın son kitabının okuması ve imzası bu koşuşturmaca içinde yer alan diğer duraklardı. Bununla birlikte, bu akşama kadar kendime tanıdığım aylaklık süresinin de sonuna gelmiş bulunuyorum. Şimdi uzun günleri kısaltan yeni bir süreç başlamayı bekliyor takvimimde.
Geçenlerde uzun uzun konuştuk arkadaşlarımla özdisiplin üzerine. Yeni farkındalıklar edindiğim bir sohbetti. Zira hemen hepimizin temel ihtiyacı özdisiplindi. Hiç unutmam bir keresinde, özdisiplinimi nasıl sağlayacağım konusunda araştırma yaparken, bir dergiye yazdığım özdisiplin konulu bir makalemle karşılaşmış, tokat gibi yüzüme inen bu yazıdan sonra umutsuzluğa kapılmıştım. Beni eskiden beri tanıyan dostlarım aslında disiplinli biri olduğumu bilir ve beni bu konuda yüreklendirirler. İşte tam da böyle bir yüreklendirmeye ihtiyaç duyduğum anda anahtarın yine sadece "şimdiki zaman"da olduğunu anımsadım. Biraz geç oldu ama sağlam olmuştur umarım. Çünkü sonbahara kadar bitirmem gereken tezim için artık yayılma hakkım kalmadı.
Güzel bir program yaptım kendime. Vaktimi havuz, tez okumaları, makale yazımı, yazın, edebi okuma, partiler, etkinlikler ve öngörülemeyen gelişmeler için paylaştırdım bile. Planıma uyabilirsem, kendim için iki de büyük ödül koydum.
Başlamaya hazırım artık.

Kim basar benim romanımı?

Daha önce sevgili Nil Gün'den duyduğum bir anektodu İsmet Berkan Radikal'in bugünkü başyazısında aktarmış. Reddedilme ile ilgili çok güzel bir yazı. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

Sono così spiacente per Bacca!

Yaşadığım topraklarla övünç duyamıyorum artık! Bu toprakları paylaştığım kişiler gün be gün dehşete düşürüyor beni! Onun yürürken katledildiği yollar, bizim toplum olarak yürümemiz gereken yolların uzunluğunu seriyor gözler önüne... Çok üzgünüm ve kaybediyorum ümidimi!
----------
I'm no longer proud of my homeland! I'm terrified by the people (!) whom share this land! The roads which she was slaughtered is getting longer the way which we have to walk to be humanbeing! I'm very sad and getting lose my hope!
----------
Non sono più fiero della mia patria! Sono terrorizzato dalla gente quale parte questa terra! Le strade che è stata macellata sta ottenendo più lungamente il senso che dobbiamo camminare humanbeing! Sono molto triste ed ottenendo perda la mia speranza!

Cuma, Nisan 04, 2008

Roman Gibi...

Yine kitapçıdaydım. Bir kaç kitap çekip, ortasından bir yerden okumaya başladım. En çok saran Daniel Pennac'ın Roman Gibi adını taşıyan kitabı oldu. Hani utanmasam onu oracıkta okuyup bitirirdim ama utandığımdan değil, bu kitabın kitaplığımda olması gerekliliğinden hemencecik alıverdim. Arkadaşlarımla buluşmama daha yarım saat vardı. Portakallı çay eşliğinde alışveriş merkezinin ortasında okumaya başladım. Arkadaşlar geldiğinde ben hala kitapta takılı kalmıştım. İlk bakışta George Perec kitaplarını andırıyor. Yazar kitabın başında, yazdıklarının pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması ricasında bulunmuş. Size işkence gibi gelir mi bilmem ama ben kitaptan bahsetmeden geçemeyeceğim. Uzun zamandır istediğim okuma hazıını verdi bana. İşte, dedim, ben de istiyorum böyle kitaplar yazmak! İstiyorum işte!

"İnsan hayatta olduğu için evler yapar, ölümlü olduğunu bildiği için kitaplar yazar."
"Argoda, okumaya gömülmek denir.
Mecazi anlamda, kalın bir kitap bir tuğladır.
Onu bu çukurdan çıkartırsanız, tuğla bir buluta dönüşecek.

Bu arada Nermin Bezmen yine yeni bir kitap çıkarmış. Hiç okumadım kitaplarını, hakkında eleştiri dahi okumadım ama, art arda böylesi kalın kalın kitapları nasıl yazıyor bu insanlar, merak etmiyor değilim...:))

Perşembe, Nisan 03, 2008

Yine yağmur...

"Otobüs tıklım tıklım doluydu. Gök yüzünü görebileceği bir yer buldu güçlükle. Yavaş yavaş azgın bir nehre dönüşmesi beklenen yollarda ilerlemeye başladı otobüs. İnsanlar yağmur hakkında konuşuyorlardı. O ise bunları hiç duymadı. Sadece sarı bulutlardan akan yaşların, tozlu camın üzerine çizdiği resimlere bakıyordu. Onun yüzünü çiziyordu yağmur damlaları otobüsün camına..."*

*17 Şubat 2007 tarihli, Önce Kaybolmalı adlı öykümden

Pazartesi, Mart 31, 2008

RSS'm benim, biricik sevgilim...

Ne büyük bir kolaylık şu RSS dedikleri. Gerçi anlamak için epey bir araştırma yapmam gerekti. Teknolojik terimlerin karmaşık olması gerektiğine inandığımdan olsa gerek, bugüne kadar hiç ilişmediğim bir kavramdı RSS. Oysa gerçekten de kolay ve vakit kazandırıcı bir işlevi varmış. Kim bilir böylesi kolay olduğu halde sırf karmaşık olduğunu düşündüğüm için ilişmediğim daha ne teknolojik kolaylıklar vardır! Neyse, Bu RSS denilen olay, benim gibi pek çok açıkgünlük okururun güncellenmemiş sayfalara bakarken kaybettiği zamanı ortadan kaldırıyor. Söz gelimi, bilgisayarımın başına geçtiğimde, önce nette takip ettiğim bazı gazeteleri okuyor ardından gezinmeyi sevdiğim bloglarda ne var ne yok diye bakıyorum. Blog yazarları genelde belli bir periyodla sayfa güncellemesi yapmadıklarından kimin sayfasını güncelleyip kimin güncellemediğini anlamak için tek tek adreslere tıklamam gerekiyordu. Oysa o sayfaların RSS'sine abone olduğumda, sadece bir tıklama ile hangi sitenin güncellendiğini görebilmek mümkünmüş. Son bir haftadır kullandığım bu sistem sayesinde -örneğin- Özlem'in ne zamandır güncellemediği sayfasını görmekten kurtuldum :) Ne de olsa güncellediğinde haberim olacak!
Hep söylenir ya, beynimizi de tam kapasite kullanmıyoruz diye, bu olay bana bunu düşündürdü. Keşke daha verimli olmanın yollarını da etkin bir şekilde kullanabilsek...

Çarşamba, Mart 26, 2008

Dört Mumlu Pasta

Televizyonun tam karşısında, yumuşacık kanepeye gömülmüş, sarı battaniyesine sarmalanmış olarak “Büyük Kedilerin Günlüğü” adlı belgeseli izliyordu. Afrika’nın, sadece yılın belli zamanlarında yağış alan iç bölgelerinden birinde çekilmişti. Altı üyeden oluşan bir aslan topluluğunun yaşamını konu alıyordu. Ne tuhaf bir denge, diye düşündü. Yeryüzündeki, insan dışında tüm canlılar kendilerince bir dengeye sahipti. İnsan hariç, diye yineledi kendine. Ne dengesiz bir varoluş bu!

Ara ara gözleri kayıyor, içi geçiyordu. Oldu olası günün bu saatinde belgesel izlerken uyuyakalmayı severdi. Bunu çok sık yapma fırsatı bulamasa da, bugün izinli olduğu için battaniyesini kaptığı gibi kanepeye yerleşmişti. Hafif uykusundan uyandıran o iki şey olmasa, ne iyi gelecekti bu minik şekerlemeler ona; Biri, reklam girdiğinde televizyonun sesinin kediniliğinden artması, diğeri de sancı girdiğinde karnının kasılmasıydı.

Sabah da böyle uyanmıştı. Karnına giren sancılar, dizlerini karnına çekerek kıvranmasını gerektirecek kadar şiddetliydi. İshal olmuştu. Neyse ki artık sabahki kadar sık girmiyordu sancılar. İçtiği ilaçlar ve güçlükle içebildiği kahve-limon karışımının sayesindeydi bu. Arayıp işyerini gelemeyeceğini söyledi. Durumdan pek de hoşnut olmadığı, ses tonundan anlaşılan patronu, bugün işe gitmeyecek olmasını yarım ağız bir geçmiş olsun cümlesiyle kabullenmişti.

Sancılar nedeniyle canı çok acısa da evde olacağı için seviniyordu bir yandan da. Geçen sene geçirdiği apandisit amelyatından sonra bir arkadaşının getirdiği, salon bitkisini daha bir yeşil gösteren güneş ışığını görmeyi seviyordu. Ev işleri ve alışverişle, kısacası koşuşturmayla geçen hafta sonlarında tadını çıkaramadığı bir aydınlık vardı evinde. İşgünleri sabahın erken saatlerinde çıkıp, gün batımından sonra eve vardığı için, ya resmi tatil günlerinde ya da hasta olduğunda yaşayabiliyordu bu duyguyu. Evde zaman geçirmeyi seven bir insan olarak zulüm geliyordu çalışmak bazı zamanlarda.

Durumunu merak ettiği için arayan iş arkadaşının dışında, kimse aramadı onu. İşte olduğunu bildikleri için, bu saatte kimse onu evden aramazdı. Buna karşın cep telefonu, kampanyalarını duyuran bankaların kısa mesajlarlarıyla sık sık rahatsız ediyordu. Haftasonunda yapacağı 75 YTL ve üzeri alışverişe ekstra puan kazanacağını belirten üçüncü mesajı okuduktan sonra, sinirlenerek kapatmış telefonunu.

Hiçbirşey yapmak gelmiyordu içinden. İlaç içebilmesi için birşeyler yemesi gerektiği konusunda kendini ikna etmeyi başarmasının ardından, besleyici olmayan birşeyler atıştırmış, sonra da kanepedeki yerini almıştı. Yorulmak istemiyordu. Hiçbir şey yapmaya değmeyeceğini düşünüyordu. Kanepeyi, yer yer yalayan güneş ışığıyla paylaşmak dışında hiçbirşey yapmak istemiyordu.

Yattığı yerde, bir yandan belgesele boş gözlerle bakıyor, bir yandan da gelecek hafta gireceği kırk yaşını düşünüyordu. Ne çabuk geçti, dedi kendi kendine. Hemen sonra, huzurevinde kalan babaannesini ziyaret ettiği on sene öncenin kışını hatırladı. Bu onun babaannesini son ziyaret edişiydi.

Güneşli, açık, dolayısıyla aldatıcı bir kış sabahıydı. Pazar günü erken bir saatte kalkarak, babaannesinin çok sevdiği un kurabiyelerinden yapmış, öğlen olmadan huzurevine gitmek için yola çıkmıştı. Şehrin hemen çıkışında, sırtını ormana dayamış, irili ufaklı bina komplekslerinden ibaret huzurevine vardığında, buranın adıyla müsemma olduğunu düşünmüştü. Arabasını, sadece iki- üç aracın bulunduğu büyük park yerinde bıraktıktan sonra, yılın bu mevsiminde bile bakımı yapılan bahçeden geçerek babaannesinin kaldığu binaya doğru yürürken, insanı kendine getiren sert havayı bir kaç kez derin derin içine çekmişti.

Babaannesi onu gördüğüne çok sevinmişti. Daha sık gelemediği için özür dileyerek sarılmıştı ona. Un kurabiyelerini yerlerken, oradan buradan, bazı tanıdıklardan ve onun bir süre önce biten evliliğinden konuştular. Yazık çok erken karar verdiniz, demişti babaannesi. Bizim zamanımızda bu tür sorunlar ayrılma nedeni sayılmazdı ama tabi artık zaman değişti. Herşey çok değişti, diye devam etmişti. Derken konu yaz sonunda gireceği otuz yaşına gelmişti.

Hiçbirşey anlamadım babaanne, öyle çabuk geçti ki, yirmi ikiden sonrasını hatırlamıyorum bile, diye yakındı. Bu cümleyi, yaşıtı bir arkadaşına değil de atmış sekiz yaşındaki babaannesine söylediğini fark edince, takılma gereksinimi duyarak ekledi: Bu kadar çabuk geçeceği konusunda beni uyarmalıydın.

Beklemediği bir yanıt geldi takma dişlerinin arasından babaannenin: İyi o zaman, sonradan bana kızmaman için uyarıyorum seni, otuzdan sonrası da öyle çabuk geçecek, ona göre yaşa!

Babaannesini kaybettikten birkaç hafta sonra girdiği otuzuncu yaşında, iş yerinden bir arkadaşı aramıştı onu sadece.

Bir antilopun, canını vermesi için boğazından sıkarak sabırla bekliyordu erkek aslan. Karnını iyice doyurana kadar yaklaşmadı diğer aile üyeleri. Babaannem haklıymış, diye geçirdi içinden. Yine çabuk geçti...

Bir hafta sonra iş yerinde küçük bir kutlama yaptılar. Bakkallarda satılan kendinden kremalı hazır bir kekin üzerindeki dört mumu üfleyerek girdi kırk yaşına. Cep telefonuna, doğum gününü kutlayan bir de mesaj gelmişti. Göndericisi banka olan...

Cumartesi, Mart 22, 2008

Sahafta II

İlki tutunca ikincisinin üzerinden, suyunu çıkararak da olsa kasa doldurmaya çalışılan film adları gibi oldu başlığım. Bu günlerde yemeklerden önce bir saat kadar eski kitap kokuları reçetesi yazılmış gibi yolumu bile isteye düşürüyorum sahaflara. Geçen gün içinde bir düğmeci keşfettiğim sahafa, taş çatlasa 20 metre uzakta, kuytuda kaldığı için hiç görmediğim ama kendi çapında bir kütüphane sayılabilecek kadar da büyük başka bir sahaftı bugün gittiğim. Haliyle soruyor içeri girdiğinizde, hafif kır saçlı bir bey, "aradığınız belli bir kitap var mı?" diye. "Sadece dolaşmak ve bakmak istiyorum" diyorum demesine de içimden, "tüm romanları okumak istiyorum" diyorum imkansız olduğunu bile bile. Önce tek tek dolaşıyorum kitaplıktan sokakları. Tam bir çok yazardan derlenmiş "Kedi Öyküleri" isimli kitabı elime alıyorum ki bir miyavlama geliyor kulaklarıma. Öyle ya kedisiz sahafların eksik olduğunu düşünürüm. Fakat bu sahaf 3 yavrusu olan bir sarmanın eviymiş aynı zamanda. Rafların altına yerleştirilmiş mukavva kutunun içinde, gözleri yeni açılmakta olan üç minik kedicik. Annelerini okşuyorum. Kitaba bu kadar yakışan başka bir canlı var mı bilemiyorum.
Epey dolaştıktan, 3-5 kitap topladıktan ve kır saçlı beyin çay ikramından sonra yağmurun ıslattığı sokağa çıkıyorum. Kitap, kedi, yağmur. En kısa zamanda Bilge Karasu'nun Ne Kitapsız Ne Kedisiz'ini yeniden okumaya karar veriyorum. Sırada ne çok kitap biriktiğini düşününce tatlı bir üşüşme yaşıyorum. Sonra aklıma tezim geliyor. Gelir gelmez omuzlarımın çöktüğünü, içimin sıkıldığını duyumsuyorum. Doktorasını veren hemen tüm arkadaşlarım, hissettiğim bu sıkıntının, sürecin bir parçası olduğunu söylüyorlar. Bitecek diyorlar, biraz daha yorulacaksın, sıkılacaksın ama değecek, diyorlar. Oysa ben başka yerlerde, mesela Faralya'da beyaza boyanmış tenekelerdeki sardunyaların güneşini paylaşmak için, kapı önünde bir mindere oturup, açık havanın, kucağımdaki sıkı bir romanın tadını çıkarmak istiyorum ya da sırt çantamda ihtiyaç duyduğum herşey, Burgos'a yürürken verdiğim bir molada, bir Bask kafesinde, bir kadeh porto şarabı eşliğinde, yanımda götürdüğüm tek romanın satırlarından beslenmek istiyorum. Sahi, böyle bir yolculukta, yani hafif olunması gereken, fazladan bir iğneye bile yer olmayan yolculuklarda hangi kitabı alırdım yanıma?

Perşembe, Mart 20, 2008

Yağmur yağar...

Yağmur yüklü bulutlar dolaşıyor gökyüzünde. Yağmuru severim. Kokusunu severim. Yağmurda yeşili severim. Sokaklar, caddeler, arabalar yıkanır. İnsanlar kaçışır. Çok azı yürür yavaş yavaş, neredeyse hiç denecek kadarı tadını çıkarır. Eğer aşık değilse, deli değilse, (meczub ya da) koşuşturur kapalı bir yer bulmak için. Yağmur bildiğini okur. Hem özlenen, ihtiyaç duyulan hem de kaçılandır o. Yavaştır, hızlıdır, gereklidir, acımasızdır, canidir, hayat verendir. O herşeydir. Kaç insan varsa o kadar yağmur vardır. Hepsi birbirinden farklı, renkli ve çeşitlidir. Oysa yağmur bunların hiçbiri değildir. Ona ya(k/p)ıştırılan hüzün, göz yaşına zorla kardeş verilmişliğinden midir, yoksa herşeyde kendinden bir iz arayan çaresiz ve küçük insan beyninin yalnızlık korkusundan mıdır? Gerçekte hüzünlü değildir yağmur. Mutlu da değildir. Hiçbirşey değildir o. Kendiliğinden, çabasızca yağmaktır işi ama işe gider gibi değildir inişi. Nereye düştüğü sorun değildir. Nereye gittiği de. Tutunacak bir şeyi olmadığı gibi, tutunma isteği de yoktur. Belli ki sadece süzülmenin tadını çıkarır. Ya da bu da bir yanılsamadır. Süzülmenin tadını çıkarmayı isteyen küçük ve çaresiz insan beyninin yansıtmasıdır. Gerçekte bunların hiçbiri umurunda değildir.
Yağar yağmur ve ben severim.

Salı, Mart 18, 2008

Sahaftaki düğmeci...

Uyuşuk bir sabah. Kararsız bir İzmir havası. Aceleci bir kaç damla. Basınç. İnsan kendini kararsız hissediyor böyle havalarda. Kumru istedi canım bu sabah. Beş sokak ötedeki "gevrek" fırınına yürüdüm. Sokağa girmişken aklıma geldi, arabayla geçerken görüp de duramadığım için içine giremediğim eski kitapçı. Yolumu değiştiriyor ve sahafa giriyorum. Karnımın gurultusunu bastırıyor beynimin gurultusu. Kendimi kaybediyorum bu tür yerlerde. Kitap kokusu, yıpranmış sayfalar, her kitaba dokunma isteği. İşte tam de o anda ansızın başlıyor zihin perdemde çocukluğumdan unuttuğum anılarımın sineması.
Küçüğüm. Annenme şehrin en büyük caddesindeki altıgen biçimli bir büfeden devşirme düğmecideyiz. Renk renk, türlü türlü düğmeler. Delik açma aletleri, istenilen kumaştan düğme yapmaya yarayan aletler, kurdelalar, süsler... Küçük çekmeceler dolusu renkli, cezbedici şeyler. Bir çocuğun dokunmadan edemeyeceği çekicilikteler. Dokunmak isteyince anneme çaktırmadan kolumu sıkıyor düğmeci. Canımı acıtıyor. Korkuyorum. Dokunma diyor aceleyle. Bir andan müşterisi olan annemi kaybetmek istemiyor, diğer yandan da bir çocuğun fırtına vari dağıtıcılığından ölesiye korkuyor. Korkusu kolumda bir morluğa dönüşüyor. Korkuyorum dokunmaktan, anneme "gidelim" diyorum! Sonrasında her geçişimde o caddeden kolumdaki morluğu hissediyorum. Dokunmaktan geri çekiliyor ellerim.

Christopher Isherwood'un Tek Başına Bir Adam adlı romanını görünce, başladığı ansızınlıkla bitiveriyor zihnimin sinemasındaki gösteri. İnsiyaki bir hareketle kolumu yokladığımı fark edip kitabı alıyorum elime. Parmaklarım incecik ve tiksindirici olmayan bir tozla kuruyor. Açıp içinden bir kaç satır okuyorum: "Uyanmak, varım ve şu anda demekle başlar. Uyanan şey, bir süre gözlerini dikip tavana bakar, sonra bakışlarını kaydırır, ta ki ben'i tanıyıncaya, buradan da ben benim ve şu anda varım'ı çıkarsayıncaya kadar."

"Evet" diyorum alıyorum kitabı. Gözlerim raflarda dolaşmaya devam ediyor. Kundera'nın Gülünesi Aşklar'ına takılıyor gözüm. Ne zamandır okumayı istediğim bir kitap olduğunu hatırlatıyor beynim, onu da alıp çıkıyorum sahaftan. "Sahi ya kumru almaya çıkmıştım" deyip, hemen her zaman yaptığım gibi içimde bir roman yazar gibi konuşarak alıyorum almam gerekenleri: "en son kumru almaya giderken görüldü" diye başlayan bir roman uyduruveriyorum. Eve gelip de çayımı demleyince tamamladığım şeyse kahvaltım oluyor.

Pazartesi, Mart 17, 2008

Geçmiş Zaman Olur Ki*

Eski bir hanın avlusuydu oturduğu yer. Şimdilerde öğrencilerin, çamur kıvamında Türk kahvesi içmek, otantik ve mistik hediyelikler almak için gelen turistlerin mutlaka uğradıkları bir yerdi. Her odacık bir dükkandı; seramikler antikalar, tütsüler, türlü türlü hediyeler satan dükkanlar uzun ince bir koridora sıralanmıştı. Ortada geniş, açık bir avlu vardı. Küçük tabureler, sini sehbalar, mola verenler içindi. İşte tam da bu avlunun içinde, o rahatsız taburelerden birinde oturmuş, az önce yudumlayıp kapattığı fincanın ısısını kontrol ediyordu. Hala sıcaktı fincan. Hem falına bakacak kimse de yoktu yanında. Oturduğu evin duvarlarını boyamaya karar verdi eve gidince. Oysa biliyordu ki bundan da vazgeçecekti. Birden herşeyin gerisin geriye hareket etmesini bekledi. Güneşin binlerce kez Batıdan Doğuya süzülmesini, çevresindeki herkes ve herşeyin geri sarılan bir video kasetindeki gibi geriye akmasını! Oturduğu yerde o mekanın geçmişinin gelmesini bekledi; Gelmedi.
Ne güzel bir filmdi. Kemeraltı sinemalarının birinde, buraya gelmeden az önce izlemişti. Farklı çağlara aşık iki insanın aşkıydı konu. Besbelli olmayacak birşeydi. Tıpkı kendinin, geçmişteki kendiyle barışması gibi. Zaman geri dönmezdi. Fincanın ısısını kontrol eti yine. Soğumuştu. Bir kürdanla açtığı fincanın kurumuş telvelerine birşeyler karaladı. Zamanı yazdı, ya da resmetti diyelim. "Zaman bizi yazıyor, resmimizi hergün daha yaşlı aynalara çiziyor!" Kayserili bir bulaşıkçının otomatikleşmiş hareketleriyle silinip gidecekti karaladığı. Ve o sırada eve dönmek için yürüyor olacaktı.


*Yazı: Kareli defterimden, kurşun kalemle, 8 Mart 2002 tarihli yazımdan...
** Resim: Aynı defterdeki diğer sayfadan...

Cuma, Mart 14, 2008

Şerefe!

Doğal felaketler söz konusu olduğunda bunların "doğanın öfkesi" gibi etiketlenmesine oldum olası sinir olmuşumdur. Koskoca doğayı insan sığlığında algılamaktan başka birşey değilmiş gibi gelir bana. Kaldı ki insanoğlunun çevre konusundaki tüm duyarsızlığı, hükumetlerin bu konudaki aymazlıkları -şayet doğa öfkeleniyor olsaydı- şu ana kadar görülmemiş bir felaketler dizisini hak ediyor olurdu. Şükür ki doğa insan gibi değil. Bulduğu her çatlaktan yaşam fışkırtmaya devam ediyor. Bakışımızı cezalandıran, öfkeli doğa imajından, yaşam dolu, verici doğa resmine çevirdiğimizde saymakla bitmeyen nimetleri görürüz ki eski çağlardan beri bu listenin ilk 3 sırasında buğday, zeytin yağı ve şarap gelir.
Bugün DEU MYO'da okuyan öğrencilerin oluşturduğu Dijital Turizm Topluluğunun düzenlediği "Şarap Kültürü" panelindeydim. Sevilen şaraplarının sponsor olduğu panelde hem şarabın tarihi konusunda bilmediklerimi öğrenme fırsatını, hem de son derece teatral bir sunumla, Pers mitolojisinde şarabın yerinin anlatıldığı son derece keyifli bir sunumu kaçırmamış oldum. Sonrasındaki şarap ikramını da unutmamalı.
Sunumda verilen istatistiklerden biri gerçekten düşündürücüydü. Türkiye üzüm üretiminde dünyadaki tüm ülkeler içinde 4. sırada yer alırken, konu şarap üretimi olduğunda, ne yazık ki ilk sekize bile giremiyor. Ki dünyanın en kaliteli üzümlerinin yetiştirildiği, şarabın doğduğu topraklarda yaşıyoruz! Bence bu durumu en güzel, şarap denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri, ünlü düşünür ve bilim adamı Ömer Hayyam çağlar öncesinden açıklıyor:
"Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer"
Öyleyse, şerefe:)
Not: Hayyam'ın birbirinden güzel ve düşündürücü Rubaileri için, tıklayabilirsiniz!

Çarşamba, Mart 12, 2008

Unamuno

"Ne hiç kimsenin başka birisi olmak için canını vermeye hazır olmasını ne de bir kimsenin başkası olmak istemesini anlıyorum. Başkası olmak, insanın kendisi olmaktan vazgeçmesi, kendi kişiliğini bırakmasıdır." Bu satırlar, En sevdiğim İspanyol yazarlardan Miguel de Unamuno'nun "Abel Sânches - Tutkulu Bir Aşk Hikayesi" adlı öyküsünden. Unamuno, geçtiğimiz yüzyılın en önemli İspanyol yazarlarından, düşünürlerinden birdir. Ben onunla, sizlere tutkuyla önerdiğim SİS adlı romanı aracılığıyla tanışmıştım. Ne yazık ki dilimize çevrilmiş çok fazla eseri yok. Hayatı boyunca faşizmle savaşmış olan Unamuno'nun, “İnsan, kafasıyla düşünür, kalbiyle duyar ve midesiyle ister” ve "Başka yazarların neden bazı sözcükleri italik yazdığını anlayamıyorum. Sanırım o sözcüğe dikkat çekip önem artırmak istiyorlar. Halbuki, benim yazdığım her sözcük zaten önemlidir" gibi değinmeleri aforizma olarak karşılaşmış olabileceğiniz yaklaşımlardır. Şu sıralar okumakta olduğum Tula Teyze'den önce eğer okumadıysanız, SİS adlı romanını okumanızı yine tavsiye ederim. Başlangıcı biraz kasvetli gelse bile, felsefi alt yapının gittikçe yoğunlaşan bir haz verdiğini kendi deneyimimle söyleyebilirim.

Salı, Mart 11, 2008

Teşekkür ederim*

Neredeyse bir ayı geçiyor açık günlüğüme not düşmeyeli. Tuhaf bir uzaklık hissediyorum dolayısıyla. Mühürlü gibi klavyem, heyecanlı bir titreyiş eşlik ediyor yazdıklarıma. Anlatmayı istediğim tonlarca şey varken, içimden yazmanın gelmiyor oluşu tek sebebim. Evet yazmadım uzun bir süre çünkü içimden gelmedi yazmak. İşte bu yüzden yazmadım. Şimdi ise içimden geliyor birşeyler karalamak ancak nereden başlayıp nasıl anlatacağım kadar, neyi anlatmak istediğim de bir muamma. Yine de kurtarıcı bir sloganı katıp önüme denemekte yarar var. Çünkü biliyorum ki şimdi denemezsem bu suskunluk daha çok sürecek! O nedenle, tüm hücrelerimle eşlik ettiğim bir şarkının sözleriyle bir başlayayım, gerisi umuyorum gelir...

Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı
Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları
Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım, evet
Hayat sana teşekkür ederim



*söz-müzik: Sezen Aksu






Pazar, Şubat 24, 2008